Taşların Arasından Süzülenler

Bugünün en önemli olgularından biri, dünyadaki bütün ulusları etkileyen göç akımlarıdır. Yarım asırdır bir çok ulusun ekonomi-politiği, bu göç akımlarının etkilerini de hesaba katmak suretiyle yeniden belirlenmektedir.

Önümüzdeki elli yıl boyunca ise bu göçlerin etki alanlarının, göçmenlerin ve yönelecekleri bölgelerin sayısının katlanarak artacağı öngörülmektedir. Dolayısıyla, bu olgunun yarattığı sorunlara getirilen çözüm tipleri, aynı zamanda, henüz daha başlarında bulunduğumuz bu yüzyılın ne yönde şekilleneceğini bildiren önemli göstergelerdir.

Buna istinaden, dünyanın her yerinde değişik uygulamalar denenmekte, hukuki çerçeveler, bir takım homurdanmalar eşliğinde genişletilmeye çalışılmaktadır ; fakat hâlâ kabul edilebilir çözümler bulunduğunu söylemek için erken. Zira uluslararası anlaşmaların ve hasıraltı politikalarının çektiği kalın bir perde ardında süregelen müthiş bir çatışma söz konusu.

Peki, bir çok göç yolunun tam ortasında kalan Türkiye bugün ne durumda?

AVrupa’dakİ Durumun Özetİ

OAPEC (Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Örgütü) 1973’te, NATO üyesi ülkelere ağır bir petrol ambargosu uygulamıştır. Akabinde, yükselen petrol fiyatlarının zora soktuğu bu ülkelerin ekonomileri, 1979’da, ithal ettikleri petrolün önemli bir kısmının geldiği İran’da gerçekleşen devrim ile ikinci bir darbe daha alır. Sürekli borsa çöküntüleri yaşanan bu enerji krizleri dönemi, 1980’e kadar sürer. İşte bu dönemin sonunda, ekonomisine binen yükü azaltmak isteyen Almanya gibi bazı Avrupa ülkeleri, göçmen işçi anlaşmalarını iptal etmeye başlarlar. Bu insanların geri dönüşü için programlar hazırlanması amacıyla Uluslararası Göç Örgütü’nün yeniden yapılanması da aynı yıla rastlar.

1990’lara gelindiğinde ise, on yıldır sınırlarını güçlendirmekte olan refah ülkeleri, buna rağmen artık göçmenlerle baş edemez hale gelmiştir. 1992’de imzalanan Maastricht Antlaşması sonucu kurulan bugünkü Avrupa Birliği çerçevesinde, üye ülkeler, iltica kanunlarını bir ahenk oluşturacak şekilde yeniden düzenlerler. İşte bu sürecin ardından 1995’te yapılan bir konferansta, belirlenmiş bölgelerin dışından gelmek isteyebilecek fakir göçmenlerden korunmayı kolaylaştıracak önlemlerin alındığı Schengen Bölgesi oluşturulur.

Artık bu “barbar” akınlarına karşı, caydırıcı yasalar, uluslararası anlaşmalar ve neo-liberal sınırdışı uygulamaları ile sıkıca örülmüş duvarlar tarafından korunan bir Avrupa Kalesi inşa edilmiştir. Kingsley’s Crossing‘de, işte bu kaleye girmeye çalışan yasadışı göçmenlerin ne gibi sefilliklerle boğuşmak zorunda bırakıldığından daha önce bahsetmiştik.

Turuncu: Avrupa Birliği ile işbirliği içerisindeki “tampon” ülkeler.
Kırmızı: Göç politikalarının özel ortaklıklara göre düzenlendiği bölgeler.

Bugün ise iktidardaki liberal-muhafazakâr politikacılar, yabancı düşmanlığını (xenophobia) besleyerek fazla ileri gitmiş ; akıl almaz bütçelerin ayrıldığı bu önlemleri ve sert sınırdışı uygulamalarını meşru göstermeye çalışırken, insan haklarına aykırı muamelelere ve etnik ayrımcılığa çanak tutar hale gelmişlerdir.

Örneğin İsviçre’de, sınırdışı uygulamaları kapsamında, bazı durumlarda kafasına özel bir başlık geçirilen zavallı göçmen, el arabasına bağlanarak uçağa taşınmakta ve iki memur eşliğinde, bir paket gibi yollanabilmektedir. İsviçreli memurlar, refakât ettikleri göçmeni – İtalya’yla olan geri-kabul anlaşmaları çerçevesinde – Roma’ya kadar götürürler. Onu havalimanında bekleyen İtalyan yetkililere teslim ettikten ve oradan Cenevre’ye geçerek burada bir gece konakladıktan sonra ise ülkelerine geri dönerler.

İsviçre’deki uygulamaların bir temsili.

Bu noktadan sonra göçmen, İtalya’nın anlaşmalı olduğu üçüncü bir ülkeye, ya bir kez daha sınırdışı edilecek ; ya da yeterli bütçesi olmayan yetkililerce serbest bırakılacaktır – elbette salındıktan sonra İsviçre’ye geri dönüş yolunu bulması umuduyla. Üstelik, sanılabileceğinin aksine, bu pek öyle boş bir umut da değildir ; salınan insanlardan bazılarının, onları İtalya’ya getiren memurlardan daha önce İsviçre’ye döndüğü bir takım vakalar ortaya çıkarılmıştır.

Bazı göçmenler yukarıda bahsedilen işlemlerden birden fazla kez geçmiş olup, her defasında bir şekilde sınırdışı edildikleri ülkeye geri dönmeyi başarmaktadırlar. Her sefer için yüzlerce avronun harcandığı ve açıkça işe yaramadığı ortada olan bu işlemlerin, yalnızca İsviçre için yılda ortalama 25,000 defa tekrarlandığını düşünürsek, milyonlarca avronun ve binlerce insan hakları ihlalinin söz konusu olduğu anlaşılacaktır. Bunun yanı sıra, 1995’ten günümüze, Avrupa’ya girmeye çalışırken ölen göçmenlerin sayısı 20,000’den fazladır ve unutulmamalıdır ki bu ölümler de tıpkı göçmen sayıları gibi her yıl katlanarak artmaktadır.

Türkİye’dekİ Durum

Türkiye, Avrupa’nın, göç konusunda tampon olarak kullandığı ülkeler arasında yer almaktadır. Özellikle Doğu Bloğu‘undaki kırılmalar, Türkiye’ye bir kaçak göç akını başlatmıştır. Bu nedenle, 1980’lerde Türkiye’de kayda geçen sınırdışılarda büyük bir artış yaşanmıştır. Daha sonra, Körfez Savaşı, ABD’nin Irak’ı işgali, İran Devrimi ve git gide Afrika’dan Avrupa’ya göçen mültecilerin çoğalması gibi gelişmeler sebebiyle, yasadışı göçmen sayıları günümüze kadar devamlı artmıştır.

2007 – 2008’e kadar yıllık ortalama 30,000 kadar göçmen sınırdışı etmiş olan Türkiye, bu dönemlerde Irak’a yapılan Güneş Harekâtı‘nın bir sonucu olarak (2007’de ~55,000 kişi ve 2008’de ~50,000 kişi olmak üzere) toplam 100,000’den fazla sınırdışı yaparak tarihindeki en büyük sınırdışı sayılarına ulaşmıştır. Bürokratik engellere takılmamak için kayıt dışı bir şekilde Suriye, Irak ve İran sınırları boyunca taşların arasından sızdırılarak sınırdışı edilen (ve bir ihtimalle TSK tarafından bu bölgelerde yakalanarak, kaçakçı veyahut terörist muamelesi gören) kaç kişi olduğu ise tam bilinmemekle birlikte, bunların da en az kayda geçenler kadar kalabalık olduğu tahmin edilmektedir.

Türkiye 2011 yılında, Türk gazetecilerin, akademisyenlerin, devlet memurlarının ve iş adamlarının Schengen Bölgesi’ne girişinde kolaylıklar sağlanması şartıyla, Avrupa Birliği ile bir geri-kabul anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma ile Türkiye Cumhuriyeti, Schengen Bölgesi’nden sınırdışı edilen ve Anadolu üzerinden geldiği tespit edilen bütün yasadışı göçmenleri kabul etmek yükümlülüğündedir. Ancak öte yandan, Türkiye’nin Yunanistan haricinde bir ülkeyle geri-kabul anlaşması bulunmamaktadır. Bu yüzden gelen sınırdışılar resmen Türkiye’de kapana kısılmaktadırlar.

Yakalanan veya geri kabul edilen yasadışı göçmenler, Türk Emniyet Teşkilatı’na tahsis edilmiş yabancı misafirhanelerinde kilit altında tutulurlar. Bu sözde misafirhanelerin yasal dayanakları olmadığından, geçici önlem kisvesiyle kullanıma sokulurlar. Genelde boşaltılmış ve yeniden kullanım için tahsis edilmiş eski depolar veyahut devlet daireleri v.b. yerlerden oluşurlar. Buralar çoğu kez, bu iş için ayrılan düşük bütçeler sebebiyle, insan barındırmaya uygun koşullardan yoksun bir şekilde yenilenmektedir.

Geçici adledildikleri için, kalıcılık akılda bulundurularak inşa edilen hapisanelerle karşılaştırıldığında, F tipi cezaevlerinin bile buralardan daha insancıl koşullara sahip olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin İstanbul’daki Kumkapı Yabancılar Misafirhanesi’nin kapasitesi 600 olarak belirlenmiştir ; ancak bazen burada 800 kadar insan tutulduğu bilinmektedir. Resmen, buralarda tutulan göçmenlerin hakları, kaçak ve yabancı oldukları vesilesiyle hiçe sayılmaktadır.

“Kumkapı Yabancılar Misafirhanesi”, İstanbul

2008 sonrasında, sınırdışıların kiralanacak özel uçaklarla yapılması planlanırken, THY’nin yıllık 30,000 bilet kaybına uğraması göze alınamamış, bu fikirden vazgeçilmiştir. Onun yerine şu an ihaleli firmaların otobüsleri ve THY’nin charter seferleri kullanılmaktadır.

Bir yasadışı göçmen yakalandığında, ona ilk olarak, 15 günlük bir müddet içerisinde, ülkesine dönüş bileti tahsis edip edemeyeceği sorulmaktadır. Eğer bu mümkünse, polis memurları tarafından havalimanına, uçağa bineceği kapıya ; veyahut otobüsle – 30, 40 kadar diğer göçmenle birlikte – sınır kapısına kadar götürülür. Aksi takdirde ise, devletten gelecek ödeneği beklemek üzere derhâl misafirhaneye buyur edilir. Böylelikle, bu insanların kimi haftalar, kimi ise aylar boyu sürecek bir bekleyişe mahkûm edilmektedir. Hatta bazı daha şanssız kimselerin, buralarda iki yıl ülkelerine dönüş bileti için ödenek beklediği bilinmektedir.

Ancak ne var ki çıkan ödenekler, tutuklanıp kapatılanların veya Avrupa Birliği’yle olan anlaşmalar çerçevesinde kabul edilen sınırdışıların sayısıyla yarışamaz hale gelmiştir. Bu nedenle misafirhanelere bir yandan yeni girişler yapılırken, bir yandan da bir şekilde eskilerin çıkışını sağlamak gerekmektedir. İşte, adeta bürokrasinin büyülü bir dokunuşu diyebileceğimiz 23 Belgesi, tam da bu noktada devreye girer.

Yabancıların İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun’un 23. Maddesine ithafen, Emniyet memurları tarafından kısaca 23 Belgesi olarak anılan şey, yasadışı göçmenin 3 ay içerisinde bir şekilde bilet parasını denkleştirip ülkeyi terketmek kaydıyla serbest bırakılacağını belirten bir talimattır. Açıkçası, en başta beş parasızlıktan tutsak düşmüş bu insanın, bu denli kısa bir sürede bilet parasını denkleştirmek gibi olağanüstü bir hüner sergilemesi durumunda, vakit kaybetmeden Avrupa’ya kaçacağı aşikârdır ; aksi takdirde ise zaten bir defa daha yakalanıp misafirhaneyi boylayacak ve tekrar bu kısır döngünün bir parçası olacaktır.

Üstelik, kaçakçı örgütlerin tembihlemeleriyle bu durumdan haberdar olan, özellikle Türkiye’de elçiliği bulunmayan Afrika ülkelerinden gelen yasadışı göçmenler, kimliklerini bilerek yok etmekte ; yakalanmaları durumunda ise, anavatanlarının Eritre gibi uzak bir ülke olduğunu belirtmektedirler. İşte bu insanlar, yakalanacak olsalar bile, ulaşımın pahalılığı sebebiyle ödeneğin bir türlü çıkmayacağını, eninde sonunda  23 Belgesi‘nin nimetiyle bir denemeye daha hak kazanacaklarını bilerek ve çaresizce ; bir ucunda müphem bir ölümün, diğer ucunda ise dayanılmaz bir sefâletin kol gezdiği, hukukun çatlakları arasında kalan bu karanlığa gömülü patikaya yeniden koyulmayı, bir tutam umut ışığı için ömürlerini takas etmeyi göze almaktadırlar.

SONUÇ

1950’de çıkartılmış Yabancıların İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun’dan beri bu konuda ilk defa çıkarılan, 11 Nisan 2013 tarihli Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile birlikte, İçişleri bakanlığına bağlı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü adında yeni bir kurum kurulmuş ; göç ile ilgili işlemlerin Emniyet’in elinden alınıp, sivil bir idareye devri gerçekleştirilmiştir. Bu kanuna göz atacak olursak, oldukça geniş kapsamlı ve yoruma açık maddelerden oluştuğunu görmek ve keyfî uygulamaları engellemeyeceğini düşünmek mümkün ; ancak en azından, Türkiye’de ilk defa, mültecilerin, yabancıların ve göçmenlerin yasal düzenlemelere göre muamele görmesinin önünü açan kolektif bir kanun çıktığını da atlamamak gerekir. Yasal temeli olmayan uygulamalar karşısında değişim için uğraşmak, kapkaranlık bir odada yakacak mum aramak gibidir. Öte yandan, çerçevesi yasalar ile belirlenmiş uygulamaların değişmesi için uğraşmak ise her zaman daha kolaydır.

14 Mart 2010 tarihli Göçmen Dayanışma Ağı basın açıklamasından:

“Yoksulluğun, savaşların, kıyımın ve sefaletin kol gezdiği bu dünyada göç bir suç değil, bir haktır.”

Reklamlar