Eğitim Sistemi Üzerine

Eğitim sisteminin ilk bakışta farketmesi pek de kolay olmayan bir yönünü paylaşabilmek umuduyla kısaca, bir kuramdan bahsetmek istiyorum. Kafa kurcalamaya değer bulduğum bu konuya değinme ihtiyacı duymamın sebeplerinden biri ise, “eğitim şart” gibi demagojik ibarelerin arkasına saklanan, sinsi bir gerçeklik…

Araştırmanın, Fransız eğitim sistemi üzerinde yürütülmüş olmasına rağmen, Batılı eğitim tarzını benimseyen diğer ülkerin bir çoğu için (belki bazı konjonktürel uyarlamalar yapılması kaydıyla) geçerli olabileceğini düşünüyorum.

Meslektaşıyla gerçekleştirdiği saha çalışmaları sonucunda yapılan çözümlemelerin bir ürünü olan, ve burada bahsetmek istediğim bu kuram, Fransız sosyolojisi için önemli bir isim olan Pierre Bourdieu (Piyer Burdiyö) tarafından, 1977’de ortaya atılmıştır. Kendisi 2002′de ölmüştür; ancak çalışmaları neo-liberal bir kapitalist düzenin yapıları üzerine olduğundan, Bourdieu’yü ve üzerinde çalıştığı konuları çağcıl kabul edebiliriz. Bourdieu’nün kuramından bahsetmeden önce, yazı boyunca anahtar olarak kullanacağımız bir çift sosyolojik terim var, önce bunları kısaca açıklamak isterim:

  • Kültürel Sermaye: Toplumsal hareketliliği etkileyen, malî vasıflar haricindeki bir takım vasıflardan oluşan sermayeye denir. Eğitim seviyesi, entelektüel kapasite, konuşma tarzı, giyim tarzı ve hatta fiziksel görünüş gibi vasıflar, kültürel sermayenin kapsamına girer. Kültürel Sermaye, başlı başına finansal özellikte olmamasına karşın, finansal olgulardan etkilenir.
  • Eğitimsel Sermaye: Kültürel sermayenin kapsamındadır. Eğitim ile ilgili bir takım “ürünlerin”, yine eğitim ortamı içerisinde, alışverişi yapılabilecek, devredilebilecek ve hatta başkalarından alıkonulabilecek mallara (metâ) dönüşmesi ile ilgilidir. Bir eğitim görevlisinin ders vermesi ile bir öğrencinin, diplomasını alabilmek için, bu eğitim görevlisinden aldığı derste öğrendiği bilgileri kullanması, eğitimsel sermaye kapsamında gerçekleşir.

Bourdieu yaptığı çalışmalarda, kültürel sermaye kavramını – “simgesel iktidar” adını verdiği tahakküm çeşidinin, pedagojiye olan etkilerini anlatmak için – Fransız eğitim sistemi içerisindeki değişik sosyal sınıflara mensup öğrencilerin durumlarını  incelerken oldukça belirleyici bir öğe olarak ele almış.

Eğitim sistemi içerisinde yoğunlaşan bilginin ve deneyimin bir muhafazakar, bir de yenilikçi şekillerde türetilmeye çalışıldığını; bu iki yaklaşımın devamlı bir çatışma hâlinde olduğunu farkeden Bourdieu; bunun sebebinin, okullarda özellikle hangi kültürün korunacağı ve yeniden üretileceği üzerine süregelen, çapraşık bir çekişme olduğu kanısına varmış.

İşte bu noktada Bourdieu, daha çok sosyal yapıda egemen konumda olan grubun kültürünün – kültürel sermayesinin – okullarda vücut bulduğunu ve böylece yeniden üretilmeye devam ettiğini ve egemen konumunu koruduğunu öne sürüyor.

Buna göre, “okuldaki uygulamalar” ile “sosyal yaşam” bağlamlarında, bu egemen grubun kültürel sermayesi, “doğal ve düzgün olan” olarak genel geçerliliğe ulaştığında, okul tarafından tek tanınan; yani meşru olan kültürel sermaye tipi hâline gelir.

Öyleyse okul – ayırdetmeksizin – öğrencilerinden orada onlara verilmeyen bir şeye sahip olmalarını beklemektedir. Çünkü ancak ve ancak okul tarafından ön koşul kabul edilen bu kültürel sermayeye sahip öğrenciler kendilerine bir takım nitelikler (kalifikasyonlar) olarak geri dönecek olan eğitimsel sermayeye kolay erişim sağlayabilecektir.

“Chaque ordre établi tend à produire la naturalisation de son propre arbitraire.”
(“Her yerleşik düzen kendi keyfiliğinin uyruklaştırılmasını sağlama eğilimindedir.”)
Pierre Bourdieu

İşte bu nedenle alt bir sınıfa mensup öğrencilerin, eğitimsel sermayenin getirdiği niteliklere sahip olabilmek için, kendi kültürel sermayelerini “kabul gören” ile değiştirmeleri gerektiğini söyleyen Bourdieu, böylece daha alt toplumsal sınıfa mensup öğrenciler için bir dezavantaj oluşturulduğunu açıklar. Bahsedilen değişim, alt sınıfın benimseyegeldiği davranış kalıpları sebebiyle pek basit bir değişim olmayacaktır.

Burada “davranış kalıpları” ile anlatılmak istenen, bireyin mensubu olduğu sınıf aracılığı ile benimsediği bakış açıları, algılar ve öznel beklentilerdir. Yani burada, toplumsal sınıfların hiyerarşisi bağlamında, üstlerde yer alan bir öğrenci ile altlarda yer alan bir öğrencinin okuldan beklentilerinin, okula bakış açılarının, dili ve dünyayı algılama biçimlerinin birbirinden farklı olmasından bahsedilmektedir.

İki sınıfın davranış kalıplarının birbirinden farklı olması ise, bireylerin objektif şanslarının (toplumsal sınıflarla birlikte gelen bir takım şansların – veya “şanssızlıkların”) birbirinden farklı olması ile açıklanabilir.

Bu demektir ki değişmek zorunda olan öğrencinin başarılı olmakta zorlanması, dilin kullanım ve algılanış biçiminin; dolayısıyla da dünya algısının değişmesi sonucu oluşacak olan, “çevresiyle özdeşleşememe sorunu” gibi nedenlerden kaçınılmazdır. Yani şanssız öğrenci, o güne kadar geliştirdiği bütün içgüdülerin, algıların ve beklentilerin dışında hareket etmelidir; varolmanın yeni bir yolunu bulmalıdır.

İşte Bourdieu, okulun esasen objektif yapısına nüfuz etmiş bu sübjektif beklentilerin, okul boyunca süren sosyal bir dönüşüm süreci içerisinde, “şanssız” öğrencilerin kendi kendilerini elemelerine sebep olmasından bahseder. Devamında ise bu sübjektif beklentilere uymayı başaramamış öğrencilerin varlığının, eğitim sisteminin kademelerinde ilerlendikçe daha az görülmeye başladığını ekler.

Eğitim sistemi içerisindeki bu sosyal dönüşüm süreci mükemmel bir elek değildir; ama yine de başarılı olabilen “şanssız” öğrenci (alt sınıfa mensup öğrenci) sayısı hâlâ oldukça azdır. Başarılı olanların çoğu da, bunu kendi kültürel sermayelerinin ve hayat algılarının bozulması pahasına – eğitim sistemi bünyesindeki simgesel iktidarın bir sonucu olarak – tahakküm’e boyun eğmek suretiyle yapabilmektedir. Yani başarılı olabilmek için, egemen sınıfın kültürel sermayesini ve değerlerini içselleştirmeyi, yeniden üretmeyi, korumayı ve bu durumun meşruluğunu kabul etmek gerekmektedir.

Enformasyon Çağı ya da Bilgi Çağı olarak anılan günümüzde, en büyük gücün bilgiyi kontrol etmek olduğu kabul ediliyor. Bir çoğumuz için bilgiye – yani güce – ulaşmanın tek yolu ise  eğitim sisteminden geçmek ve kendini kanıtlamak; çünkü “bilgi” bu sistem tarafından dağıtılan diplomalar ve sertifikalar ile ölçülmekte. Dolayısıyla bu bilgiye ulaşmak, CV’sine “saygınlık uyandırıcı” bir şeyler yazmak, kurumsal ve/veya siyasal hayatta yükselmek isteyen yarının “meritokratları”, bugün bu eğitim sisteminden geçmek zorundadır.

Öyleyse diyebiliriz ki, aslında toplumun egemen sınıfı, eğitim sistemi bünyesinde oluşan bu simgesel iktidar sayesinde kendi kültürel sermayesini korur, ve böylece alt sınıflar üzerindeki tahakkümün devamlılığını sağlar; en önemlisi ise bütün bu sürecin, tahakküme tabi sınıflar tarafından meşru kabul edilmesi ve içselleştirilmesidir.

Varılacak sonuç şudur ki; eskiden soylu aileler arasında kan bağı ile devredilen güç, artık ortak bir kültürel sermaye ile tanımlanan daha geniş aileler arasında, kan bağı yerine kültürel bir bağ ile devrediliyor. Bunun en büyük aracı ise eğitim ve öğrenciler.

Kafa kurcalamaya değer bulduğum noktaya da gelecek olursak; toplumsal hareketliliğin artması için eğitim seviyesinin artması gerektiği üzerine olan kemikleşmiş fikir birliğinin aksatıcı doğasından nasıl kurtulunur?

Korkarım vahşi rekabetin hayatın her yönüne nüfuz ettiği günümüzde, en azından şimdilik, bu ihtimalin düşük olduğu aşikâr. Ancak bireyin, hiç olmazsa eğitim sisteminin özünde saklı bu gerçekliğin farkında olması, kapılıp gitmekten mümkün olduğunca kendini sakınması açısından iyi bir başlangıç olacaktır.

Not: Yazının beslendiği kuram, kısa ve anlaşılabilir olması adına basitleştirilmeye çalışıldı. Malesef Türkçe çevirisi var mı bilmiyorum. Buna karşın, akademik hâlini de incelemek isteyebilecekler için:

Pierre Bourdieu, Jean-Claude Passeron. La Reproduction, Éléments pour une théorie du système d’enseignement. Paris: Minuit. 1970.

Pierre Bourdieu, Jean-Claude Passeron. Reproduction in Education, Society and Culture. Londra: Sage. 1977.

Pierre Bourdieu, Jean-Claude Passeron. Vârisler Öğrenciler ve Kültür. İstanbul: Heretik 2014.

Güncelleme: Ocak 2014’te Heretik Yayıncılık’tan Türkçe çevirisi çıkmıştır.

Reklamlar